Onur ATAMAN ile Caz ve İnovasyon

Caz ve İnovasyon adıyla bir eğitim sistemi olduğunu düşünün!? Merak uyandıran bir konu değil mi? Bu sistemi Hollanda Lahey Kraliyet Konservatuarı Caz Gitar bölümüne ilk Türk müzisyen olarak seçilen ve Hollanda hükümeti tarafından üstün yeteneklilere verilen Top Talent bursu ile son derece başarılı bir eğitim hayatı olan Onur ATAMAN uyguluyor. Doktora eğitiminin ardından Türkiye’ ye dönüp bu bilgi birikimi ile neler yapabileceğini düşünerek ortaya çıkardığı bir yöntem. Üstelik bunu yalnızca okullarda değil, kurumsal şirketlerde de uygulanabilir bir hale getirmiş. Girişimciliğin önem kazandığı, kurumsal şirketlerin inovasyona vurgu yaptığı böylesi bir dönemde öngörüsü yüksek bir çalışma olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz. Hem müzisyen hem eğitmen olan Onur ATAMAN tüm bu başarısına rağmen mütevazi tavrı ile göze çarpıyor. 7 den 70 e, bilen bilmeyen herkese en keyifli şekli ile müzik anlatıyor.


İşi, iş olarak değil bir tutku olarak gördüğünüzde ortaya özgün bir çalışma çıkıyor.


Hep dediğim, hep dediğimiz gibi yaratıcılığını keşfettiğin zaman yapabileceklerin hayallerinin ötesinde…


Kendinizden ve müzik ile olan bağınızdan bahseder misiniz?


Müziğe 7 yaşındayken mandolin çalarak başladım, bunun akabinde kısa bir dönem piyano, 13 yaşında da elektronik gitar olarak devam ettim. 1995 senesinde İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuar'ına girdim ama gitar bölümüne değil, orada opera şan okudum. O sırada klasik piyano çalarken de o zaman ki öğretmenim -Allah rahmet eylesin- Selçuk Uras bana “Sen caz müziğini daha çok seviyorsun, yurtdışına gitmende fayda var” diye bir telkinde bulundu. Ben de onu dinledim ve 2000 senesinde Hollanda’da Lahey Kraliyet Konservatuarı’ na kabul edildim. Sıfırdan bir hayata başladım ve bütün 20li yaşlarım Hollanda’ da okurken geçti. Lisans ve master yaptım sonra Leiden Üniversitesi’nde ve Orpheus Institute’ de (Belçika’da) Ghent’de Docartes isimli bir doktora programına kabul edildim. O dönemde Hollanda hükümetinden top-talent bursu aldım. Hem okulun içerisinde hem okulun dışında konserler verdim, festivallerde çaldım oldukça aktif bir sanat yaşamım oldu. 2011-2012 gibi Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bütün bilgi birikimimi Türkiye’de bu müzikle ilgilenecek olanlara hem eğitim alanında hem sahne üzerinde katkı olacak şekilde vermek istedim.


Türkiye’ ye dönüşünüzde bir müzisyen olarak mı, bir eğitmen olarak mı başlangıç yaptınız?


Okurken eğitim alanında da diploma aldım. Şöyle ki aslında ben ilk İstanbul Üniversitesine girdiğim dönemden beri ders veriyorum yani 1997 yılından beri öğretmenim ve öğretmenliği hiç bırakmadım. Öğretmenlik benim mesleğimin bir parçası hiçbir zaman ayırmadım. Ben şimdi öğretmen oldum, eğitim vereyim ya da o zaman çalıyordum, bu zaman çalmayayım gibi olmadı. Benim için sahne üzerinde olmak ile eğitimci olmak hep aynıydı. Üstelik Caz ve İnovasyon projesi ile beraber ben sahne üzerinde anlatan kişi olma pozisyonundayım artık. Bu benim için bir yenilik oldu. Doktora yaptığım dönem sürekli sunum yapıp, bir şeyi bilimsel olarak anlatmak, bir konu ile ilgili yazılar yazmanın bu anlamda da bana katkısı oldu sanırım.


Peki neden Caz?


Türkiye’ de doğup büyüdüğün zaman müzikle tanışıklığın tabi ki de oluyor ama müziğin tarzlarıyla ilgili tanışıklıkların biraz kültürel yapılardan ya da sosyolojik durumlardan kaynaklı olarak gelişiyor. Ben şanslıydım. Babam çok müzik meraklısıdır, bizim evde sürekli radyo ve her çeşit müzik dinlenirdi. Yurtdışında okuma fikri oluşmaya başladığında -burada konservatuarda okumama rağmen- özellikle gitarla, elektronik gitarla ne yapabileceğimi düşünmeye başladığım zamanda oluştu caz müziğe yakın duruşum. Dinliyordum ama içeriğini çok fazla bilemiyorsun. Nasıl oluyor diye dinlediğimde, orada beni etkileyen şeylerden biri kullanıdığım enstrümanla kendi başıma çalabiliyor olmanın zevkiydi. Ben bunu sanırım erken yaşta fark ettim. Caz müziğin içerisindeki bu doğaçlama öğesinin yapısı beni cezbetti diyebilirim. Kendi başına, kendi müziğini her an üretebilmek bu en büyük etkenlerden bir tanesi, bir de hep farklı olanın peşinde koşmak da var. Karakter olarak baktığımız zaman caz müziği benim hayatıma tam olarak oturdu.


Üretmek insanı gerçekten mutlu eden bir olgu, haklısınız.


Tabi kesinlikle. Enstrümanlarla beraber bir kompozisyon yapabilmek, doğaçlama yapabilmek vs ile ilgili olduğundan benimle çok örtüştü diye düşünüyorum.


Cazın teknik yapısı, içeriği, doğaçlama kısımlarından bahsedebilir miyiz? Tedx konuşmanızda çocuklarla yaptığınız bir örnek vardı, anlatır mısınız?


Caz ve İnovasyon projesi kapsamında baktığımız zaman insanların bir şeyden zevk alabilmeleri için her şeyi bilmelerine gerek olmadığını düşünüyorum. Anlamak ya da anlamamak gibi, siyah ya da beyaz gibi çok keskin hatlarla sanatın hiçbir koluna bakmamayı tercih ediyorum. İnsanların da öyle olmadıklarını fakat dışarıdaki bir takım anlatım eksiklerinden dolayı, böyle bir algı oluştuğunu düşünüyorum. İnsanlar ilk müziğe başladıklarında kulaklı kulaksız, yapabilir yapamaz, yetenekli yeteneksiz gibi çok keskin hatlarla ayrıldıklarından dolayı bu durumu dünyadaki sanat ve müzik eğitiminin sıkıntılarından bir tanesi olarak görüyorum. Ve böyle olmaması gerektiğine inanıyorum, bu bir.


İkincisi, caz müziğini ve herhangi bir müziği de anlayabilmemiz için onun elementlerinin ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Resimle ilgili bir şeylerle ilgileniyorsunuz, düşünüyorsunuz, en azından renklerin nasıl oluştuğunu, oluşabileceğini, fırçayla nasıl oldu, hangi boya türüyle nasıl yapıldı gibi çok temel bilgilere ulaşmakta fayda var. Bu bazen müzik için aktarılamayabiliyor çünkü genelde biz bu müziği eğlence olarak gördüğümüzden dolayı hemen dinleyip işi orada bitirmek istiyoruz, fakat bu sanatta biraz işin içine girmek gerekiyor. Caz müziği olarak baktığınız zaman caz müziğini oluşturan maddeleri, içeriğini anlamak gerekiyor. Burada da çok basit olarak, bu işin melodik kaynağının, armonik kaynağının ve ritmik kaynağının ne olduğunu, yani aslında müzik dediğimiz zaman bizim aklımıza gelen üç tane elementin ne olduğunu açıklamamız gerekiyor insanlara. Ve bunun keyifli bir şekilde de anlatılabileceğini düşünüyorum. Caz müziğini sonuçta müzikler geleneğinin devamı olarak görüyorum. Bunu sadece ben söylemiyorum Barry Harris isimli bir caz piyanisti var. Bebop döneminden beri hayatta olan en yaşlı müzisyenlerden biri, çalışma fırsatım oldu kendisiyle Hollanda’da iken. Diyor ki, caz müziği klasik müziğin bir devamı gibi. Yani klasik müzik de bitmedi tabi ki ama biz sürekli daha ileriye gidiyoruz ve müzik de gelişiyor, deviniyor ve bunun bir şekilde anlatımı gerekiyor, ben bunu amaçlıyorum, Caz ve İnovasyon projesi ile.


Caz ve İnovasyon ile ilgili eğitim sisteminizden, tekniğinizden, nasıl başladığından bahsedelim o zaman?


İnsan yeni bir şey yaptığı zaman çıkış noktası kendisi olması gerekiyor diye düşünüyorum. Benim şöyle bir dönemim oldu; Hollanda’da okumaya başladığım zamanlarda ve aslında daha öncesinde de sürekli müziğin sorunlarıyla ilgili kendime sorular soruyordum. Okula da gitseniz, bir sürü öğretmeniniz de olsa, o işi yapan topluluğun içinde de olsanız, cevaplarını bazen bulamayabiliyorsunuz. Bu sebeple anahtar kelimelerden bir tanesi araştırmacı olmak, bu çok önemli. Bir dönemi özellikle çok fazla kitap okuyarak ve kütüphanelerde geçirdiğimi hatırlıyorum. Kendime bir şeyin bir daha nasıl öğretilebileceğini bir öğretmenmiş gibi anlatmaya başladım. Çocuklarla çalışma imkanım oldu, çocuklarla çalışmaya başladığınız zaman onların dilinde konuşmanız gerekiyor, akademik kimliğiniz, böbürlenmiş sanatçı tavrınız hiçbir işe yaramıyor, tamamen onların arkadaşı gibi davranmanız gerekiyor. Bundan dolayı da bir anlatım şeklini yediden yetmiş yediye geliştirme imkanım oldu. Yani caz müziğindeki swingi ben bir çocuğa anlattığım sırada kara trenden bahsederken, herhangi bir girişimciye, ya da mühendis adayına, ya da kurumsal bir firma çalışanına anlatırken ona zamanın eğilip bükülmesi kavramlarından, rölativiteden bahsederek anlatabiliyorum. Yani burada en aşağıdan en yukarıya gidebilme yetisini kazandım diyebilirim, çok faydalı oldu.


Caz müziğini okurken sana yaratıcı olmanla ilgili tavsiyelerde bulunuluyor. Fakat teknik anlamda yardımcı olunsa da diğer kısımlarda çok yardımcı olunamıyor. Soru çok basit olsa da cevabı çok karmaşık olabiliyor. Bunu kendime öğretmeye çalıştığımda ya da anlamaya çalıştığım zaman birçok değişik yöntem denemeye başladım. Buradaki yöntemlerden bir tanesi de çalıştığım herhangi bir konuyu en küçük birimlerine ayırmak oldu ilk önce. Çok küçük birimlere ayırarak kendimi dağıtmadan, çok kısa zaman dilimleri içerisinde, sadece o kobay olarak aldığım konuyu işleyerek, yavaş yavaş yükselterek. Çünkü bizim aklımızda zaten o şekilde çalışıyor. En basiti numaraları ezberlerken küçük birimler haline getiriyorsunuz, ya da isimleri hatırlamanızdan tutun, resim çizmenize ya da yaşadığınız anları düşünerek yapıyorsunuz. İnsan aklında tutarken tamamen o şekilde küçükten büyüğe doğru bir hareket var. Yaratıcılık konusu işin içine girdiğinde tesadüfilikten çok bahsediliyor, Newton otururken kafasına elma düşmüş “ahh buldum demiş”, Arşimet küvete girmiş o da orada bulmuş. Bu insanın kafasını karıştıran romantik bir hikayeye dönüşüyor. Herkes ağaç altında durduğu zaman aynı etki çıkmıyor. Şöyle bir sav düşünmeye başladım, o zaman işi tersine çevirip, sistemli ve sistematik. Bizim sistematiğimiz alfabeyi öğretirken A dan Z ye öğreniyorsun, D harfinden alfabeyi öğrenmeye başlamıyorsun ya da Y harfinden. Ama ben diyorum ki “ya başlarsan” sırası bozuldu da sana birisi mi kızdı? Eğer sonucunda hepsini öğreneceksen demek ki istediğin noktadan başlayabilme şansın var. Bu durum özgürlüğü ve canının istediği zaman, canının istediğini yaparak yaratıcılığını ortaya çıkarma fırsatı veriyor, önemli şeylerden bir tanesi. Ben buna “Random Learning” diyorum. Çocuklarla yaptığımız alıştırmalardan bir tanesi bu, onların bir şey bilmelerine gerek yok eğer doğru oranlarda bilgi önünüze getirilirse önemli olan yöntem bilmeniz oluyor. Yani metodolojisini öğrenebiliyor olmanız, zamanla bunu geliştirerek daha derinini öğrenebiliyorsunuz. Caz müziğinde doğaçlama yaparken o an içinde karar veriliyor ama bir geçmişinizin olması gerekiyor. Bazen bir nota yeterli oluyor, bazen birçok nota çalmanız gerekiyor. Bu aynı zamanda karar verme mekanizmanızın gelişmesi de demek oluyor.


Bu teknikle eğitim veriyorsunuz değil mi?


Eğitimlerimi biraz da daha önce dediğim gibi yetenekli-yeteneksizden, duyar-duymazdan ya da kendi alanında yaptığı işleri irdeliyorsa sistematiğini değiştirerek veriyorum. Bir şeyin sistematiğini değiştirebiliyor olmanız, bu yetiye sahip olmanız, biraz “Einstein okuldan kovulmuş ama büyük bir fizikçi, matematikçi olmuş” gibi oluyor. Fakat kimse okuldan kovulmayı göze alamıyor, çünkü herkesin kafasında “o Einstein” şeklinde bir yanılgı var. Seminerlerimde bunu da kırmaya çalışıyorum. Yani bu yaratıcılık dediğimiz tanımlama dünya üzerinde herkesin sahip olduğu bir şey, sadece müzisyenlerin sahip olduğu bir şey değil.


Evet kesinlikle, Create the Craft’ ın sloganı bu sebeple “Yaratıcılığını Keşfet”.


Bu ne bana mahsus, ne öğretmenlerime mahsus, ne üniversitelere mahsus, ne Elon Musk’ a mahsus, herkesin içerisinde olan bir şey. Önemli olan bunu nasıl yönetebileceğinizi öğrenmek ve buna sahip olduğunuzu da keşfetmek. Bu caz müziğinde olmazsa olmazlardan olduğundan caz müzisyeni ve müziği bununla ilgili sorular soruyor sürekli. Bu soruları sorduğun zaman da bu konularla ilgilenmeye başlıyorsun. Bu konularla ilgilenmezsen caz müziği çalar mısın, çalarsın. Ama o zaman herkes gibi çalmış oluyorsun. Farklı bir şeyler yapmak istediğin andan itibaren bu sorgulama kısmı çok önemli. Ben biraz ondan da bahsediyorum, kendi işim caz müzik olduğu için.


Caz ve İnovasyon eğitimi kimlere yönelik?


Orta eğitim kurumlarına, üniversitelere hem seminer olarak hem de 16 saatlik ya da 1 aylık atölye çalışmaları şeklinde verilebiliyor. Aynı şekilde bireysel ve kurumsal şirketlere de verilebiliyor.


Caz müziğinin doğaçlama, yaratma, inovatif yanlarından bahsettik ama sanatın, müziğin ruhu besleyen bir yanı olduğu düşünüldüğünde Caz müziğinin insana artı bir katkısı oluyor mu?


Müzik dediğimiz sanat dalı, sesle sessizlik arasında oluşan zaman birimine deniyor. Eğer ki ben alkış aldıktan sonra duruyorsam ve tekrar bir tane daha çalıyorsam, o aradaki dönem içerisinde sizin yaşadığınız, benimle paylaştığınız zaman birimine biz müzik diyoruz. Ses ve sessizlik çok iç içe.. Bunun yanında da bu sesin şiddetinin sizde yarattığı bir etki var ki, insanlar olarak buna çok duyarlıyız. Bundan daha öteye gidiyoruz keyif alıyoruz, bununla eğlence yapıyoruz, müzik olsun da tatlı tatlı yemek yiyelim, sohbet edelim gibi müzikle ilgili fikirlerimiz var bizim. İş Caz müziği gibi daha spesifik müzik türlerine geldiği zaman, biraz çağ ve dönemle de ilgili bir şey, 1700

Avrupası’nda Floransa’da olsaydınız, ya da Almanya’da olsaydınız Bach’a “efendim çalmayın bunları mı diyecektiniz”, o dönem içerisinde o müzikler olduğu için çok doğal. Bunlar enstrümanla ilgili ve o zamanın teknik imkanları gibi çok detayı var. Fakat cevabınız için baktığımızda müzikten faydalanma alanlarının dışına geçtiğiniz zaman ki aktivite kitap okumak gibi bir şey oluyor. Yani gazete okuyorsun, müzik dinlemek mevzusunda “bakayım bakayım neymiş bu” dediğin anda, burada belli bir keyif olması gerekiyor. Bu da aslında ses ile ilgili insanların bağlantısına ben inanıyorum. Enstrümanlardan çıkan sesleri takip etmekten keyif alıyor muyuz, herhangi bir konsere gittiğimiz zaman bu enstrümanları ya da bu müziği yapan insanları seyretmekten keyif alıyor muyuz, orada bulunmaktan keyif alıyor muyuz, buna bizim ihtiyacımız var mı? Bunları düşündüğümüz zaman ortaya çıkan şey subjektif bir şey olduğundan eğip bükemiyoruz. Diğer sanat dallarından en önemli farkı göremiyoruz, göremediğimiz sadece duyduğumuz bir sanat. O zaman bizim yaratıcılığımızla ilgili bir şey devreye girmeye başlıyor. Herhangi bir Beethoven’ın Moonlight Sonata’sını dinlediğin zaman, sen anneni düşünürken, diğeri kız kardeşini düşünebiliyor, başkası başka bir şey. Ya da bestenin hikayesini duyarsan hikayesini düşünüyorsun. Senin yaratıcılığın orada devreye girmeye başlıyor. Caz müziğinde sesler silsilesi biraz daha yoğun dersek tabi değişik örnekleri de var. Burada yaratıcı özelliklerimiz devreye giriyor ve hayal gücü gelişmeye başlıyor. Bu işlevinden dolayı o aradaki zaman dilimi, ruhumuz için kaliteli bir zaman ve katkı olarak geri dönüyor. Bu işten keyif almaya başladığınız zaman bununla ilgili olan bir takım mevzulara giriyoruz ki, ne olmuş oluyor hobi kazandırmış oluyor. Onun dışında da anlattığım seminerlerde vs bu tip konularla ilgilendiğiniz zaman inovasyondan tutun yaratıcılığa kadar birçok konuda da bilgi birikiminizi değişik yönlerden geliştirebiliyor. Platon’un çok güzel bir lafı var. Diyor ki, ben çocuklara iki şey öğretirim. “Beden eğitimi yaptırırım çünkü fiziklerinin gelişmesi, bedenlerinin güçlenmesi ve sağlıklı bireyler olmaları lazım bir de ruhsal ve yaratıcılıklarının gelişmesi için müzik öğretirim.”


“Caz bir demokrasidir” mottonuz neden bu şekilde bir motto?


Şöyle açıklayabiliriz. 4 tane caz müzisyeni bir araya geldiği zaman, kendi ajandalarını masaya alır. Bu ne demek; herkes kendi bildiği şekilde, yetenekleri ölçüsünde, bir doğaçlama ortaya koyuyor. Bu doğaçlama sonucunda herkes birbirini dinlemekle yükümlü, kimse öne geçemiyor, biri lider ya da solist gibi olsa da o sürekli değişiyor. Bununla beraber bu ajandalardan ortak bir konsensüs ortaya çıkıyor. Dinleyenler bir müzik duyuyorlar ama toplamına baktığınız zaman bu demokrasi tanımına en uyan yapılardan bir tanesi, bu çok önemli. Bu olduğu zaman ne oluyor derseniz, bu olduğu zaman çok daha rahat öğrenme olabiliyor, çok daha rahat yaratıcılık olabiliyor, çok daha rahat yeniye açıklık olabiliyor, farklı düşünebilmenin ne kadar güzel olduğunu görebilmek oluyor ve birçok birçok başka şeyler kazandırıyor.


Bu nedenle “Caz bir demokrasidir” diyorsunuz..


Bireysel eğitimlerle birlikte, kurumsal eğitimler de veriyorsunuz. Bu nereden ve nasıl ortaya çıktı?

Daha önce de bahsettiğim gibi konservatuara girdiğimden beri öğretmenlik yapıyorum. Sürekli anlatımın ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Öğretmenlik yaptıkça bazı konuları ne kadar iyi anlattığımı da keşfettim ve bu bana çok keyif verdi. Onun için hem öğretmenliği hem sahne üzerinde performans sergilemeyi birbirinden ayrı tutamıyorum. Benim bir mesleğim var müzisyenim ama bir müzisyenin ikisini de çok iyi yapabileceğine inanıyorum.


Caz müzik, Klasik müzik, Türk Sanat müziği gibi müzikler dinlerken nasıl yapıldığıyla ilgili fikir sahibi olmamız gerekiyor. Bunu geniş çapta anlatabiliyor olmamız gerekiyor. Ki bizim konserlerimize gelecek insanlar gerçek anlamda keyif alabilsin, faydasını görebilsin. Kendimden örnek verirsem, yurt dışına giderken keşke konserin ortasında birisi durup ne yaptıklarını anlatsa da ben daha iyi anlasam diye düşünürdüm. Hem ne yapıldığını anlamak hem de bu şekilde daha keyif veren bir yanı var. Buradan yıla çıktım.


Girişimcilik diye baktığınız zaman da tüm müzisyenlerin bu dönem içerisinde sadece tek bir şekilde performans yetilerini göstermeleri gerekmiyor, birçok ayrı şekilde yapabiliriz. Bunlardan da en etkili olanlardan biri eğitim kısmı oluyor. Şöyle bir sıkıntı da var. Genelde bu tip şeylerde herhangi bir şirket çağırdığında o alanda bilgi sahibi olunmadığı ya da ilgi alanları olmadığı ile ilgili endişeler oluyor. Ama ben çaprazlama eğitim üzerinde de duruyorum, bunun böyle bir teknik kısmı var. Caz müzisyeninin ve müziğinin kullandığı bir takım teknikleri, -hatta biz bunu Bilgi Üniversitesi’nde Caz ve İnovasyon Teknikleri sertifika programı haline getirdik- insanlar kendi işlerine ve kendi hayatlarına aktarabiliyorlar. Bu çok heyecan verici bir durum. Görüyoruz ki artık tek bir eğitim, tek bir alanda uzmanlaşmak yetmiyor, birçok başka konularda da hem fikir sahibi hem de yapabilme yetisine sahip olmanız gerekiyor. Bundan dolayı da Caz ve İnovasyon bence çok enteresan bir boşluğu doldurmayla yükümlü.


Eğitim sonrasında yaklaşım nasıl oluyor?


Bir kere söyledikleri en basit şey “ben hiç böyle bilmiyordum” oluyor. Bu güzel bir geri dönüş, belki yarısı eve gidip bunlarla ilgili kitaplar okumaya başlayıp, dinlemeye başlıyor. Sonra da benim bu eğitimlerde vermeye çalıştığım örnekleri beraber yapıyoruz. Daha sonra bunu da kendi iş gruplarında uygulamaya başlıyorlar. Mesela bunlardan bir tanesi, daha önce de bahsettiğim gibi sistematik öğrenmek durumunda değiliz. Random Learning denilen teknik ile istediğimiz yerden seçebiliriz konuları, sonra yaratıcı bir şekilde başka durumlara geçebiliriz gibi örnekler veriyorum ve bunları deneyebiliyorlar.


Eğitimlerde ya da sahnelerde yaşadığınız keyifli bir anı, gülümseyerek anlattığınız bir an var mı?


En son Yel Değirmeni Sanat’ da konser sırasında rastgele seçtiğim dinleyicilerden birini sahneye davet ettim. (Çocuk varsa genelde onlardan seçiyorum) Kişilerden nota ismi söylemelerini istiyorum -müzik bilmelerine gerek yok- ben o arada doğaçlama bir kompozisyon yapıyorum. Yine böyle bir çalışma yaptık, çok da keyifli oldu. Bu konserin sonrasında küçük bir dinleyicim geldi yanıma, “Benim bir ödev yapmam gerekiyor. Onun için sizin konserinizi seçtim, bestelerinizin hikayelerini ve izlenimlerimi anlatmak istiyorum” dedi. Sohbet ilerleyince, kendi mezun olduğum okulda okuduğu ortaya çıktı ve sonra ben mezun olduğum okula davet edildim. Bu keyifli bir andı benim için.


Bestelerinizi yaparken sizi etkileyen neler oluyor? Ne şekilde ortaya çıkıyor?


Bestenin yapılması tek başına ilhamla olan bir şey değil. En azından benim için öyle değil, her gün


oturup beste üzerinde çalışan bir insanım, gece 4 te oturduğum zaman, ışıklar kapanınca bana bir şeyler gelmiyor. Benim zaten piyanoyu görmem gerekiyor, görmeden yapamıyorum. Muhakkak kâğıt kalemim oluyor yanımda, aynı bir bilim adamı nasıl çalışıyorsa besteciler de öyle çalışıyor. Romantik bir hikaye var aslında insanların arasında ama öyle bir şey olmadığını ben genelde anlatıyorum. Bunun dışında besteler şekillenmeye başladığı zaman harmoniler, melodiler, tabi ki de yaşadığım olayları vesaire düşünerek onların içerisinde bir program yapmaya başlıyorum. Mesela 2003 yılında yaptığım “News” isimli bir bestem var. O dönemde ben sürekli CNN International seyrettiğimi gördüm. Irak savaşı başlamıştı, dünya bir değişim içerisine girmişti, çok etkilendiğimi hatırlıyorum. O bestenin başındaki davul girişi askerlerin yürüyüşünü temsil ediyor.En son yaptığım bestelerden birisi de “Zoa” oda eşimin anneannesinin ikinci Dünya Savaşı’nda yaşadıklarını anlatıyor. Onun dışında eşim için yaptığım bir beste var. O da kış gününde güneşin doğmasını temsil ediyor. İlla karanlık hikayeler değil ama hepsinin bir hikayesi var.


İki farklı müzik türünden bahsedersek mesela Türk müziği ve Caz müziği arasında ortak bir özellik var. İkisi de doğaçlama yapılarak ortaya çıkıyor, bu ortak özellik için ne düşünüyorsunuz?


Doğaçlama bir öğe olarak ortaya çıkıyor, sadece doğaçlama olarak yapılmıyor. Bilinen besteler, icra durumları da var. Ama bu iki müzikte de aynı şekilde ortaya çıkıyor doğaçlama ve bu önemli bir yapı. Genişleyebilen müziklere baktığınız zaman şarkıcının ya da bestecinin bu doğaçlama yetisine sahip olması gerekir. Türk müziği özelinde baktığınız zaman bu yeti çok önemli çünkü enstrümanını nasıl çaldığını bu yeti ortaya çıkartıyor. Doğaçlama iki müzik türünü de birbirine bağlıyor, aslına bakarsanız ikisi de halkın içinden çıkmış müzikler. Önemli olan, ikisinin arasını kazarak uzaklaştırmak yerine, ikisinin ne kadar yakın olduğunu görmek. Onun dışında cazın özelinde baktığınız zaman caz bir fizyon dönemine girdiğinde ilk latin müziğini, caz müziğiyle buluşturuyorlar. Daha sonra 70 lere gelindiği zaman elektrik elektronik, İspanyol, Hint aklınıza gelebilecek bütün dünya müziklerini caz müziği kucaklıyor. Nerede kucaklıyor tabi ki doğaçlama noktasında kucaklıyor ve onlara karşı uzak değil. Dünya müzikleriyle uğraşanlar da bunu gayet güzel algılıyorlar.


İstanbul bir kültürler harmanı iken İstanbul ve Türkiye yeterince üretken mi sizce?


Herkes bunla ilgili bir şey söyleyebilir. Potansiyel nedir diye konuştuğumuz zaman bununla ilgili bir sıkıntımız yok bizim. Sonuçta ben de bir Türk müzisyeniyim. Yurt dışında okudum geldim, burada da öğrendiğim şeyler oldu, orada da öğrendiğim şeyler oldu. Fakat bence en önemli sıkıntılardan bir tanesi eğer ki enternasyonel olmak istiyorsanız bunu üniversite yapılarında da görmek lazım. Enternasyonel üniversitelere, uluslararası konservatuarlara sahip olmanız gerekiyor. Yani, benim gittiğim okulda 70 milletten adam vardı. Neden lazım peki bu? Çünkü müzik eğitiminin içinde yetki, rekabetçi bir durum var. Rekabetçi olman lazım ki gelişebilesin. Sen kendi kültürünün içerisinde sürekli dönüp durursan, ya da kendi tanıdığın insanlarla yaparsan olmuyor. Caz müziğin en önemli özelliğinden bir tanesi farklı kültürleri bir araya getiriyor olması. O zaman demek ki bizim bir okul eksiğimiz var. Bu yalnızca okulu açmakla olmuyor, senin konser vermek için bir yere, aynı zamanda stüdyolara ihtiyacın var. Bu biraz maliyetli bir şey olarak ortaya çıkıyor ama İstanbul’ un buna ihtiyacı var. Yok mu kardeşim konservatuar? Var ama 20 milyondan bahsettiğin zaman olmuyor! 13 milyon Hollanda’nın her şehrinde en az 2 tane oluyorsa, senin bir şehrinde bir kaç tane çok ciddi modern konservatuarlarının olması gerekiyor ki dışardaki insanların da buralara gelip, bu etkileşimleri sağlaması gerekiyor.


Farklı kültürlerin bir arada olması kadar eğitim de önemli diyorsunuz..


Farklı kültürlerin oluşturduğu zenginlik için eğitimin bu şekilde olması gerekiyor.


İstanbul bu anlamda biraz daha karışık bir şehir..


Bu şans, bu büyük bir şans ama eğitimin verilmesi bu nedenle de bu eğitim kurumlarının olması gerekir. Çok enteresan bir şey söyleyeyim size; en son Grammy ödüllerinde 36 tane Verne College of Music mezunu var. Grammy müzik ödülleri demek yani dünya müzik piyasası demek! Neden biz bunlara yatırım yapmıyoruz? Bundan para kazanacak mıyız, kazanamayacak mıyız diye düşünülüyor belki de. Ama paha biçilemez bir şeydir sanat. Picasso’ nun dediği gibi, “postacı bu işi ben de yaparım” demiş, Picasso “ama ben imzamı atınca 1 milyon dolar” demiş. Biraz böyle bir şey, sanatçının yetişmesinden sonra ortaya çıkarılabilecek olan kapasite bizim hayal edebileceğimizden çok büyük. Bugün telif hakkı düşünüldüğü zaman yine müziğin içerisine etki eden önemli bir nokta çıkıyor ortaya. Bu yapılar çok iyi irdelendiği zaman o konservatuarın o modern şekilde açılmasının gereğini anlamış oluyorsun.


Peki Türkiye yeterince üretken mi?


Ben neden yurtdışına gitmek zorundayım ki? Ben diyorum ama benim gibi 15-16 yaşında bir öğrenciyi düşün. Bunun metodolojisi belli sadece vizyoner olarak buna inanmanız ve bunun sağlayacağı faydalara gönülden destek vermeniz gerekiyor. Sporla çok bağlantılı aslında “neden altyapı kuruluyor” diye sorarsan yine aynı cevabı buluyorsun, milli takıma da faydası var. Sabahtan akşama kadar konser vermiş olsan, sanat ileri gitmiş olmuyor. Konserle, festivalle çözülecek bir şey değil. O öğrenci öğrendiği zaman gidecek o festivali daha çok sevecek, bir diğer tarafta konsere daha da çok sarılacak, o konserde çalan adam olacak. Yurtdışından buraya eğitime gelen adam gidecek kendi ülkesine ve sen antroponörler çıkartmış olacaksın. Mühendislik, bankacılık da böyle değil mi?


Sizin böyle bir hayaliniz var mı?


Benim en büyük hayalim öyle bir eğitim maabedi belki bir enstitü..


İnsanlar büyük paralara yurt dışına gideceklerine kendi memleketinde okusalar fena mı olur. Burada yap burada bitsin. Sen onu caz diye açarsan, onun Türk müziği de gelişir, başka alanları da gelişir. Sistemler çok değişiyor, bugün Amsterdam konservatuarını cam bina yapıyor hem mimarisi gelişiyor, hem teknolojisi..


Neye takılıyor insanlar biliyor musun? Bununla kim ilgilenecek, popüler yapmak gerek vs.. Ben bunu size popüler yapabilirim. Nasıl dersen? Başka konulardaki popüler adamları bir konsept ile bir araya getireceksin. Ben caz anlatacağım, o kendi işini anlatacak, o işin arasındaki paraleli ve paradoksu konuşacaksın. Mesela bir oyuncu geldiği zaman ben onunla müzikteki teksi, oyunculuktaki teksi konuşabilirim. Bunlar teknik anlamda bağlantılı şeyler, “tekste özgürlük ne demek” diye sor tiyatrocuya anlatsın sana, bana da sor ben de anlatayım sana. Ama bunu halk böyle bilmiyor. Bunun gösterilmesi gerekir. Yaratıcılıkla ilgili konuşmaya başladığında aynı şey ortaya çıkıyor aslında. 1960 ların Amerika’sında tv popüler olduğu zaman, çok enteresan programlar yapılmaya başlanmış. Bizde genelde magazin içerikli, böyle gelişmez ki. Bizim için önemli olan eğitim, meslekler ve bu mesleklerin gerçek anlamda tanıtılması, özellikle müziğin, müzisyenin çünkü bütün dünyanın kendi kültürünü yansıtabildiği en büyük alanlardan bir tanesi müzik ve spordur. Kış olimpiyatlarında kıyamet kopuyor. Asla bir araya gelmez dediklerimiz bir araya geldi. Atom bombası gönderiyorlardı, nükleer bomba patlatacaklardı ama sporla yan yana geldiler.


Sanatın ve sporun birleştirici gücü..


Hem sanatın hem sporun... Galatasaray Lisesi’nde okuyan bir öğrencim “beden eğitimi, müzik eğitimi derslerine öğretmen atanmadı” dedi. Galatasaray Lisesi’nde! Mektebi Sultaniye.. Okul isim yapmış ama içeriğinde hala aynı başarıyla, eğitimle, donanımla mı devam ediyor şuan!?


Eğitimin, mesleğin ne olduğunun altının çizilmesi gerekiyor. Hollanda’ da konservatuarda okudum

dediğin zaman “wauv” şeklinde karşılık veriliyordu, burada “ıyy” falan oluyor. Çünkü sen “O ses Türkiye “ ile anlatmaya çalışıyorsun konservatuarı. Eğitim böyle bir şey midir? Nasıl olması gerektiğini koymazsan ortaya çıkmıyor işte! Bilgi Üniversitesi 98 yılıydı galiba, Caz bölümünü açtı. 4-5 sene ayakta kaldı, o dönemin mezunlarının hepsi şu anda senin Sıla’ dan tut, Kenan Doğulu vb. en yüksekte olan pop müzisyenlerin arkasında çalan, O Ses orkestrasında çalan çocuklar Bilgi mezunu. Bak bir tane okul açtın arkası doldu. Eğer sen kaliteli müzik dinliyorum diyorsan Sıla’ dan bundan dolayı.. Yani yurt dışından bilmem ne müzisyenini getirtmek zorunda kalmadı, çok iyi davulcusu var. Niye? Okudu. Başka türlü olmuyor. Bizim çocuk her attığını potaya sokuyor NBA’ e mi götürelim? O çocuk gidecek okuyacak, tekniğini öğrenecek, kulubü olacak ondan sonra gidecek orada oynayacak. Eğitim dediğimiz zaman böyle anlatmamız gerekiyor. Eğitimde eksiğimiz var. Bileni de anlatmıyor çoğu zaman.

Bazı müzisyenler müziğin türlere ayrılması konusunda hemfikir değiller, bunu pazarlama aracı olarak görüyorlar. Müziğin tarzlara ve kategorilere ayrılması konusunda ne düşünüyorsunuz?


Müziğin tarzlara ve kategorilere ayrılmaması gerekir belki de. Algı açısından zor bir konu. İnsanın sesle olan bağlantısı önemli, insanın sese karşı olan duyarlılığı vs. Müziğin görülemediğinden bahsetmiştik, burada tarzlar olarak bakmaya başladığımız zaman yemekleri ayırmak gibi olmaya başlıyor biraz. Olmaz mı olur. Önemli olan burada bu işin anlatılması gerekiyor, öğrenmek dediğimiz şey tecrübe ile doğru orantılı. Eğer sen herhangi bir kişiyi beyzbol maçına götürmediysen onunla ilgili fikrinin olmasını bekleyemezsin. Bazı sanatsal olaylar için de aynısı olabiliyor. Müzik için de geçerli bu. Onun faydasının ne olduğuna kanaat getirilip, bunun tanıştırılması lazım. Sanatla tanışmak gerekiyor, müzikle tanışmak gerekiyor. Müzikle tanışmadığın anda kereviz gibi oluyor, çocuğa kereviz veriyorsun “Yemem”, “Bir tadına bak, seveceksin”, “Kokusunu sevmiyorum” onun gibi bir şey. Faydasını da anlatmıyorsun, ya da sırf faydasını anlatıyorsun, başkası dışarıda kalıyor. Bu IB’ de enteresan bir sistem bunu Türkiye’ de yapan çok az okul var, çok bilimsel bir yaklaşım belki de bunu kullanmalıyız.


Yapay zeka bir algoritma ile zamanla gelişip, Beethoven vari bir beste çıkartabilir mi ortaya? Bu besteleri yapabileceğine inanıyor musunuz ve böyle bir müzik zenginlik mi, bir sığlık mıdır olur?


Bir şeyler yapılmaya başlandı bile ama bunu bu şekli ile söylemek için biraz erken. Şöyle düşünmekte fayda var. Enstrümanın gelişimi olarak baktığın zaman gitarın tarihi mesela Lud onun dedesi, Ud-Lud-Gitar gibi gelişim görüyorsun. Benim kendi enstrümanım olduğu için elektrik gitardan bahsedelim. 1950 itibarıyla başlıyor, yaygınlaşmasını Leo Fender yapıyor. Elektrik gitar neyi ortaya çıkartıyor Rock’n Roll ve Rock müziğin türevlerini. Ne olmuş oluyor, inovasyon olmuş oluyor. Katkı sağladı mı? Evet. Ama müzisyenlik değişti mi? Hayır.


Yapay zekanın orada şöyle bir tehdidi olabilir. Her konuyla ilgili sunuyor aslında bu tehdidi. Factory working olarak düşündüğün zaman yapay zekalı işçi gelecek, sen de çalışmayacaksın gibi. Öyle baktığın zaman bence bir soru işareti. Bir müzisyen olarak kimse benim işimi elimden alsın istemiyorum, ben de gayet güzel güzel gitarımı çalayım istiyorum. Sanırım kendine göre bir şekilde bir yol bulacaktır. Sonuçta bu bilgisayar çıktığı zaman da konuşulan bir konuydu. Kayıtlar bilgisayarla oluyor, stüdyolar kapanıyor falan. Bu sadece yer ve yöntem değişimi olarak ortaya çıkıyor. Son dönemlerde cd satılmıyor ama Spotify satılıyor. Bu yapılar değişebiliyor. Sanatın kendisinin yok olması, insanlığın yok olmasıyla bağlantılı. Yapay zekanın bir şey yapıyor olması insanı doyurmayacaktır. Senin kendi yemek yemen gibi, uyuman gibi ihtiyacın olan bir şeyin var, o da yaratmak. Sanat orada en büyük katkılardan biri. Sen canın sıkıldığı zaman kağıdın üzerine bir şey çizersin. “Yapay zeka var bırakayım o çizsin” falan diyorsan bilmiyorum. Hiçbir şey yapmıyorsan elini masaya vurup ritim tutacaksın, yine şarkı söyleyeceksin.. Kim bilir belki de durup dururken rekabeti arttıracak. Pozitif bakmakta fayda var.


Hızlı soru cevap;


En son katıldığınız sanatsal etkinlik?


Deniz müzesinde Barok konserine gittim.


Sizi en etkileyen müzisyen?


Çok var ama örnek vermek gerekirse Miles Davis caz müzisyeni olarak. John Coltrane, Dizzy Gillespie. Türk müzisyenlerden Aydın Esen, Erkan Oğur, İdil Biret, Klasik müzisyenlerden Beethoven, Chopin, Wagner, Mahler, Caykovski. Ayıramıyorum hepsi önem taşıyor.


En sevdiğiniz, size ilham veren şehir?


Floransa çok etkilemişti.


İzlemekten keyif aldığınız bir film var mı?


En son “Sevgisiz” diye bir film seyrettim. Sevmenin ne kadar önemli olduğunu, hayatın içerisinde bitirmememiz gereken bir duygu olduğunu çok güzel gösteriyor.


Kişisel olarak hayata bakışınız, hayat sloganınız?


Çok klasik şeyler ama çalışmak ve sevmek.



www.onuratamanmusic.com



*Telif hakkı Create The Craft' a aittir.

Popüler Paylaşım
Son Paylaşılanlar
Etiketle Arama
Sosyal Medya
  • Twitter - Black Circle
  • Instagram - Black Circle
  • YouTube - Siyah Çember
  • Instagram - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • LinkedIn - Siyah Çember